Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
 
Tekil (Bugün) 1009
Toplam 850175
En Fazla 3574
Ortalama 299
Üye Sayısı 201
Bugün Üye Olan 0
Tarihçe

 

 

SULTANAHMET CAMİİ

“ÖZET”

17.Yüzyılın önemli eserinden biri olan Sultanahmet Camii, Mimar Sinan’ın yapı anlayışı içinde inşa edilmiş bir şaheserdir. Sinan’dan sonra Türk mimarlığının meşalesini ele alan Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’nın ellerinde yükselmiştir.

Bilindiği gibi caminin banisi Sultan I.Ahmet genç yaşta, henüz 14 yaşında iken Osmanlı tahtına ( 1603 tarihinde) 14.hükümdar olarak oturmuş ve 14 yıl saltanat sürdükten sonra 1617’de 28 yaşında vefat etmiştir.

Sultan I.Ahmet’in dindar bir padişah olduğu bütün kaynaklarda ittifakla belirtilmiştir. XVII. Yüzyılın başlarına gelindiğinde İstanbul’un belli başlı tepeleri, her biri bir padişah ismi taşıyan cami ve külliye binaları ile tutulmuştu. Bununla birlikte Sultan Ahmet, büyük istimlâk paraları ödemek ve birçok ünlü vezir ve paşa sarayı yıkmak pahasına rabbine bir teşekkür belgesi olmak üzere, taht şehrinde o zamana kadar görülmemiş güzellikte bir mabed yükseltmeyi aklına koyar. Baş motifi ve tutkusu, kulluğunu kanıtlayabilmek üzere o zamana kadar yapılmış olan camilerin en büyüğünü ve güzelini yaptırır.   

Mimar Mehmet Ağa 1569 -1570 de sarayın sedefkârlık ve mimarlık bölümüne dâhil olduktan sonra baş mimarlığa geçer.  

At meydanının (hipodrom) kıble yönünde bulunan Ayşe Sultan sarayı denize bakıyordu, alanı çok geniş ve Topkapı sarayına yakındı, çevresi de fazla meskûn değildi. Padişah tarafından bu yer uygun görüldü. Adı geçen Ayşe Sultana otuz bin halis ayarlı altın gönderdi, o da gönül hoşluğu ile mülkünü tapuda hemen hünkâra devretti.

1018 yılı recep ayının 9.perşembe günü. (Bugünkü takvimle 1609 yılı olduğu kesinde ayı yaklaşık olarak ekim başı oluyor) Temeline ilk kazmayı bizzat Sultan Ahmet Han vurdu. Bu kazma bugün Topkapı Sarayı müzesindedir. Temel kazmaya başlanınca ilk önce Sultan Ahmet Han eteğiyle toprak taşıyarak ''Ya Rab Ahmet kulunun hizmetidir...''diye dua etmişti. Caminin tamamlanması ise 1026 hicri yılı Cuma Del-ahiresi ayının 4.günü bugünkü takvimle 9 Haziran 1617 etmektedir. Böylece inşaat 7 yıl 5 ay 6 gün sürmüştür.                                                               

                 Cami, Medrese, Daru-l Kurra, Muvakkithane, Sıbyan Mektebi, Arasta, Hamam, İmaret, Darü’ş-şifa ve Türbe’den oluşan külliyenin merkez yapısı olup bir dış avluyla çevrelenmiştir. Camii duvarları ile              sınırlanan ibadet alanı biçim olarak kareye yakın bir dikdörtgendir. 53.50x49.47 (2.646 m2) metrekaredir. Sultanahmet caminin içi dört yapraklı yonca planına sahiptir. Dört fil ayağı çok etkilidir.

                  Ana kubbe 43 metre yüksekliğinde ve 23,5 m çapındadır. Bu ölçüler Mehmet ağanın bir mühendis olarak kabiliyetini gösterir.  Caminin içi çok mahirane yerleştirilen 260 pencere sayesinde ferah bir              havaya bürünmüştür. Pencerelerin yerleştiriliş şeklinden dolayı büyük kubbe sanki havada asılı gibi durmaktadır. 

 Bilindiği gibi, batılılar bu camiye mavi cami anlamında “Blue Mosque” demektedirler. Bu cami, emsallerinin hiçbirinde olmadığı kadar aydınlık ve ferahtır. Üç sıra halinde duvarlarda, yarım, merkezi ve köşe kubbelerin kasnaklarında açılmış sayısız pencereden ışık alan caminin, duvarlarını kaplayan çini ve kalem işi süslemelerindeki hakim renk olan mavi, camiye bu ismin verilmesinde neden olmuştur.

 Sultanahmet Camiinde İznik ve Kütahya atölyelerinin 16.yy sonu ve 17.yy başı ürünleri olarak her biri 16- 18 akçeye satın alınmak üzere 21043 adet çini kullanılmıştır. Beyaz zemin üzerine çeşitli renklerle meydana getirilen panolardaki selviler, laleler, sümbüller, narçiçekleri, Rumiler, üzüm salkımları, Sultanahmet Camii’ndeki güzelliği sağlayan ve ancak Türk çiniciliğine mazhar olan varlıktır. Sultanahmet Camiinde 50 den fazla muhtelif desende çini bulunmaktadır. 

Sultanahmet Caminin mihrabı, minberi, hünkâr mahfeli de ayrı birer sanat yapıtıdır. İçi çiçek dolu motifli çinilerle kaplı olan mihrabı mermerden yapılmış üzerinde servi motifleri bulunan sütuncuklarla bezenmiştir. Geometrik geçmeli ve kabartmalı olan minber altın yaldızlıdır. Altın yaldızlı çinilerin sedef kakmalı kapısı ve ince duvar işlemesiyle hünkâr mahfeli bir başyapıttır.

İlki bu camide yapılan hünkâr kasrıdaha evvel cami dâhilinde, padişahın namaz kılması için yapılan hünkâr mahfiline ilk defa bu camide, namaz öncesi ve sonrasında padişahın istirahat etmesi maksadıyla bir köşk ilave edilmiştir. Sonraları benimsenerek birçok sultan camisinde uygulanan bu köşk, cami içindeki hünkâr mahfiline kolayca geçilebilecek köşelerde veya caminin ön cephesinde inşa edilmiştir.

Caminin mermer döşemeli iç avlusu 26 sütunun üzerine oturtulmuş 30 kubbeyle örtülü revakla çevrilidir. Avlunun ortasında altı sütunlu şadırvan vardır.

Altı minaresi olan yegâne camidir. Minarelerin dördü üçer ikisi’ de ikişer şerefelidir. Bu caminin inşasından evvel altı minareli cami yalnız Mekke Camii olduğu için şerefini muhafaza etmek üzere Mekke camiine yedinci olarak bir minare ilave edilmiştir.

Sultanahmet Camii, büyüklükte yücelişin, zarafetle ihtişamın, imanla samimiyetin bütünleşip kaynaştığı ulu bir mabeddir. Onun alçak gönüllü ve dindar banisi caminin tamamlanmasından kısa bir süre sonra, külliye binaları tamamlanmadan vefat ederek caminin dış avlusunun kuzeydoğu köşesinde yaptırılan türbede yatmaktadır.

 

 

 

SULTANAHMET CAMİİ

“GENEL”

 

      Cami bitip de kapılarını dünyaya açtığı zaman mimarın bir yakını olarak temel taşından beri yapımı adım adım izlemiş olan, dönemin yazarı ve şairi Cafer Çelebinin ağzından dökülen ilk sorular ve sözler, bunlar olmuş.

     'Nedir bu parlak ışık? Ve bu güzel tarz nedir?

      Kendisinden sonra, yüzyıllar boyu, Beyazıt’tan gelirken de, şehre denizden varışlarda da bu binanın İstanbul siluetine ektiği, ince ve son derece rafine çizgiye hayran kalan herkesin, yani ibadet için koşan inanmışlarla ziyaret için gelmiş dünyanın dört köşesinden ve her dininden bütün insanların geniş avluyu geçip kapıların birinden ana mekâna adım atar atmaz içine düştükleri ve kendilerini kaptırdıkları duygular, bu defa hayranlığı aşarda hayretlere dönüşür. İnsanlar çevrelerine ilk bakışlarını gezdirirken gözleri dev sütunlardan her biri birer bahar bahçesi gibi süslü o cesim duvarlara oradan birbiri üstüne istif edilmiş kemerler ve yarım kubbelere ve hepsinin de üzerinde pek fazla heybetli olmayan bir kubbeye doğru derece derece yükselirken akıllarından aynı düşünceler geçer ve içleri de aynı aydınlık duygularla ve ferah mı ferah renkli mi renkli bambaşka bir bütün dünya ile dolar. Bu eski İstanbul’un ortasındaki daha doğrusu tarihi yarım adanın denize bakan bir kenarında yükselen Sultanahmet’in bir camisidir. Yabancıların verdiği yerinde bir isimle mavi cami.

İnce zevki ve İstanbul sanatına elleriyle aktardığı yepyeni bir cami anlayışı. Türk-İslam mimarisinde kanatlarını ardına kadar açtığı bir dönem ve bir üslup. kendisinden tam bir yüzyıl sonra esecek olan lale devrinin de önceden habercisi, hem heybetli hem sevimli, tam bir mabet, kişinin içini ürperten ama engin bir de bahçe, göz okşayan iç ısıtan, bir şark sarayı kadar süslü, yerde halı gökte çini. hele zengin bir tarihinde altın zincirleriyle som zümrüt kandiller asılı, iki dünya el ele vermiş bu camide buluşmuşlar bir arada, karar veremeyeceğimiz bir rafine boyanın bütün tonlarının serpildiği bir desenler dünyası ile bezelidir. Düz duvarlar fayans ile örtülmüş onlarında üstü dönen ve kıvrılan satıhlar ise kalem ile nakışlanmıştır. Sonunda ışıl ışıl bir mekân çıkmıştır ortaya. Garip bir duygu sarar ziyaretçiyi, bir yandan başta tepedeki kubbe olmak üzere heybetli sütunlar, her şey bir mabedin bütün soyluluğunu sonsuz bir tanrı fikri ve gerçeğini acunu yaratan güç ile yapa yalnız baş başa kalışın olanca ölümsüzlüğünü anlatır adama. Günlük yaşam dışarıda kalır, hele modern hayatta ve günümüz şehrinde insanoğlunun yaradılışına ters düşen bütün kemirici olaylar, trafiği gürültüleri ile avlunun ötesinde kendileriyle yoğrulurken burada sükûnetin çınladığı bambaşka bir ortam. Kişiyi neredeyse çırılçıplak soyulmuşta bir ahretin kapısına varmış gibi ürpertici bir yalnızlıkla karşı karşıya bırakır. Çünkü her şey öylesine heybetlidir, öylesine insandan büyüktür, öylesine hem sessizdir, ama hem de düşündürücüdür ve öylesine aklı ve idraki fiziğin ötesine davet edicidir. Aileniz işiniz eviniz sorunlarınız hevesleriniz sevdikleriniz sevmedikleriniz paranız ve malınız artık sizden öyle uzak öyle uzaktır ki camiyi gezen kalabalıklar bile silinir birer birer kaybolur bu mekânda, ama biraz vakit geçinde ürpertiler içinde dolan ilk dakikalar işledikçe, içinizde bu masmavi boşluklara, uzaklıklara yavaş yavaş ve ucun ucun ısınmaya başlar. Hele namaz kılmak için yere oturup ta bitiş duasıyla beraber çevreyi daha da bir dolgun ve dolmuş duygularla seyre başlarsanız bu mabede bilerek verilmiş olan o bütün tatlılığın keyfine de kemaline  erersini, içiniz bu defa bir insan yaşamının bütün neşesi ile tekrar fani hayatın güzellik ölçüleri ve değer yargıları ile dolup taşmaya başlar. Sahi iç ufku çevreleyen bu pencerelerin vitrayları ne kadarda yakıcı renklerle birer birer örülmüş, duvarları örten çiniler nasılda bu dünyanın bir ilkbahar bahçesi gibi bezenmiş, bu kubbelere kadar tırmanan nakışlar uçan ipek halılar yada atlas kumaşlar misali adeta semaları örtme yarışı içinde nedenli bir coşku ile böylesine boyanmış ve serpilmişlerdir. Bunun kadar duvarlarına bulut bulut rozet rozet Osmanlının pek sevdiği laleler sümbüller narçiçekleri ve küpeler resmedilmiş bir tapınak bulunamaz. Hem yaşam dolu bu mekânda, hem ahret,hem yücelik hem yakınlık, yan yana iç içe buda işte mavi caminin usta mimarının derin aklı.

 

HÜNKÂR –  SULTAN  I. AHMET  HAN

 

       Bu mabede önce karar veren sonra yerini bulan parasını veren ve başında durup yaptıran kişi kimdi. Gencecik bir delikanlı temelleri attırdığında bile henüz on dokuz yaşında, Cami fikri aklına düştüğünde bundan da genç, 14 - 15 inde.

       14 yaşında tahta çıkmış eskilere (ve nedense, önemli kişilere)  kaderin çizmeyi adet edindiği bir grafiğe uygun olarak yaşamında bir rakkamın da garip bir rolü ve tekrarı olmuş. 14 yaşında tahta çıkıyor padişahların 14 üncüsü oluyor. 14 yıl saltanat sürüyor topu topu 28 yıl yaşamış ama oda iki kere 14 eder ya. Genç ama epeyce de azimli. Babası III. Mehmet ansızın ölünce, Sarayda derhal düzeni koruyup tahta o gece kendisi oturuyor ve Sadaret Kaymakamı ( Yani Başbakan Vekili) Kasım Paşaya bir Hatt-ı Hümayun gönderiyor;

       "Sen ki Kasım Paşasın, Babam Allah emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülus eyledim. Şehri muhkem zapteyleyesün. Bir fesad olursa senin başunu keserim!"

       Ama bunun yanında, iyice de Osmanlı: Yani şair. Şiirlerinde kullandığı mahlası (yani takma adı), Bahti. Bu da ebced hesabıyla tahta çıktığı yıl olan 1012 yi gösteriyor. Bir kısım şiirleri, hamasi, dönemine ve de mevkiine uygun olarak duygularını o kalıplara döküyor. Doğuya ve Batıya gönderdiği ordularının peşinden şöyle dualar ediyor:

             İlahi! canibeyne salmuşum ben iki serdarı

             Kerem kıl, düşmanı kahreyle, mansur eyle anları

             Biri, şol Çar-yarı sevmeyen zalimleri kırsın,

             Biri varıp helak itsen, senin emrinle, küffara!

 Bir kısım şiirleri lirik:

             “Neruz erişse yad edüp ol eski demleri,

               Her kimse asla,dadını,bu rüzgardan”

 Lirizminin yanında da koyu bir dindar. Peygamberin ayağını temsil eden bir figürü mücevher olarak yaptırıp,sarığının sorgucu olarak taşıyor.

Mutlu bir askeri olay Zitvatorok barış anlaşması bölgeye ve Osmanlıya bir rahatlama dönemi açıp devletinin prestijini tekrar perçinleyince Allah’a bir teşekkür belgesi olmak üzere taht şehrinde o zamana kadar görülmemiş güzellikte bir mabet yükseltmeyi aklına koyuyor.

Baş motifi ve tutkusu,kulluğunu kanıtlayabilmek üzere o zamana kadar yapılmış olan camilerin en büyüğünü ve en güzelini yapmak ve özellikle de Ayasofya’yı geçmek Buna bir de nam-ü şanını kıyamete kadar yaşatacak bir eser bırakma ihtirası hiç çekinmeden eklenebilir. Çünkü hemen bütün taç sahiplerinde hatta elinde imkan ve kudret olan pek çok insan oğlunun içinde böyle bir tutku vardır ve yaşamıştır. İyi ki de vardır. Çünkü olağan dışı pek çok eserde ancak o sayede meydana çıkabilmiştir.

17.yy İngiliz’in gözü ile Caminin”banisi” genç Hünkârı seyredelim: Sultan içinde bulunduğumuz şu 1610 yılında 23 yaşlarındadır. Güçlü kuvvetli, boyu posu yerinde, fakat şişmanlığa büyük eğilimi olan bir kişi...  Sultanın yüzü ve hatları da ona göre dolgundur. Sadece gözleri olağan üstü büyüklükte olup  bu Türklerde en makbul, en güzel göz olarak nitelendirilir. Solgun, durgun ifadesi yüzünün en belirgin özelliği olarak göze çarpar. Üst dudağında bıyık namına bir tutam seyrek kıl, çenesinde de daha seyrek koyu renkte kıllar vardır. Sultanın görünüşü de, imparatorluğun genişliği oranında heybetli ve azametli...  Bununla beraber, sarayında üstünde kitabeler yazılı direklerin arasından büyük bir demir küreyi atması, onun gücünü ve idmana yatkınlığını gösterir.

 I. AHMET DÖNEMİNİN ÖNEMLİ OLAYLARI

1590- Şehzade Ahmet’in doğumu (18 Nisan)

1603- I. Ahmedin tahta geçmesi (21 Aralık)

1604- Peşenin alınması, Estergonun kuşatılması

1605- Ciğerdelen, Vişegrat, Tepedelen ve Estergon kalelerinin fethi,                             

          Cağaloğlu Sinan paşaların safevilere yenilmesi

1606- Canbulatoğlu isyanı, Avusturya ile Zitvatorok barış anlaşması.                               

           Kuyucu Murat Paşanın veziri azam olması.

1607- Kuyucu Murat paşanın Celali isyanlarına karşı başarılı harekâtı.

1608- Asi Kalenderoğlunun Alaca çayırda bozguna uğraması

1609- Sultanahmet Camiinin temel atma merasimi

1610- Osmanlı ve sefevi ordularının Acı çay kıyılarında beş gün karşılıklı            

          Beklemeleri ve barış için gizli görüşmeler.

1612- Osmanlı safevi barış anlaşması (20 kasım)

1613- Bütün Osmanlı ülkesinde içki yasağı ilan edilmesi

1614- Donanmanın Trablusgarbe gitmesi ve Asi Sefer dayının ortadan                    

          kaldırılması, Don kazaklarının Sinop’a baskın yapmaları

1616- Erivanın kuşatılması.

1617- Sultanahmet Caminin açılış merasimi, Osmanlı Lehistan barışı,                             

           Sultan I. Ahmet’in ölümü (22 Kasım)

MİMAR  SEDEFKÂR MEHMET AĞA

Devşirme acemi oğlanı Kanuninin son zamanlarında 1562-1563’te İstanbul’a getirilmiş 5 yıl ulufesiz ( ücret ) çalışmış altıncı yılda ulufeye yazılıp büyük hünkârın vefatından sonra onun türbesine bir yıl süre ile “bahçe bekçisi” olmuş. Bir sonra da Topkapı Sarayına dahil edilip Hasbahçeye bahçıvan tayin edilmiş.

Camii ve mimarisi üzerine doktora yapmış olan Mimar Zeynep Nayır, Evliya Çelebinin Arnavutluk bölümünde kayıtlı bir bilgiye dayanarak Mimarımızın Orta Arnavutlukta Elbasan (İlbasan) kentinde çeşmeler yapmış olduğu nakletmekte ve bu özel ilginin, onun doğum yeri hakkında bir işaret olabileceğini kaydetmektedir.

Devşirme Mehmet, bahçıvanlık döneminde önce sarayın saz takımına aşık olur. Hüner sahibi bir sazende-den, herkesin hayranlığını ve sevgisini çeken bu musiki sanatını öğrenmeyi aklına takar. Bir gün biriktirdiği tüm parası olan seksen doksan flori’yi verip kendisine çeşitli sazlar satın alır. Gece gündüz o kadar çalışır ve musikide öyle ilerler ki saz çalarken süratinden “elinin hayali görülmez olur.” Cafer Çelebi onun daha sonraki meslekleri olan önce sedefkârlık, sonra mimarlık sanatları için bu saz ustalığının yararını “keser sallamak için elinin idmanı lazım olsa gerekti” diye açıklıyor.

Mimarımız gördüğü bir rüya üzerine devrin ermişlerinden Halveti şeyhi “Vişne Mehmet Efendi”ye gider Rüyasında çingene tayfası suretinde bir alay sazende görmüştür ki “ellerinde olan sazlara bir uğurdan başlayınca saz ve söz sesinden alem velveleye ve yer gök zelzeleye”' varmaktadır. Vişne Mehmet Efendi Sedefkâr Mehmet Ağanın bu rüyasını şöyle tabir eder. ''Oğul o sanattan vazgeçmek gereksin. Eğer o sanat iyi sanat olsa doğru ve hayırlı kimselerin arasında kullanılır. Onun gibi insanların en alçağı olan şeytan olan kavmin ellerine düşmezdi. Mademki muradın sanattır, layık olan budur ki birkaç gün durup tabiatın da bir sanata meylederse yine bizimle danışık eğle. Eğer dünya ve ahirette bir yararı olduğu görülürse bizde sana izin verip dua edelim ondan sonra izninizle ve hayır duamızla o sanata varasın. Adam düşünce çingene görmek tıpkı cinn ve cann kavmi görmektir ve çingane demek (cinler) demektir... Kısacası bu sanattan dönüp istifar ve son derece tövbe edip günahlarının bağışlanmasını istemen gerek."  az sonra sazdan soğumuş genç bahçıvan garip bir ruh haleti ile tutar bütün sazlarını kırar Cafer Çelebinin deyimi ile hepsini balta ile haşhaş hurdasına döndürür. Mimar Mehmet ağa böylece musikişinas olmaktan vazgeçerek hayırlı bir sanat olan mimarlıkta karar kılar. Bir sanatçının enstrümanlarını parçalaması bu günün aklı ile biraz zor izah edilir. Ama dehaların kabına sığmayan yetenek ve ihtirasları da zaten normal kap kacağa pek girmez. Sanatının zirvesi olan Caminin kubbesini çatıncaya kadar o daha çok sazlar ve canlar kıracaktır.

Saraya dönen bahçıvan az sonra Sedefkariler Karhanesinde bir gencin okuduğu bir kitaba dalmış görür. Bu defa onun eline ayağına düşer. O da kendisini bir sınava tabi tutar. Keserle bir kirişe nişan vurulacak. Bahçıvanımızın keseri o nişana rast gelirse onda yetenek vardır. Genç Mehmet keseri bir kere vuramaz bin kere vurur. her defasında da nisanın üstüne gelir. Hepsi onun yeteneğine teslim olurlar. Kitap okuyan sedefkâr. Elindeki hendese kitabının bir kopyasını çeker onu armağan eder ve ocaklarına girişlerini sağlar. Ser mimaran-ı hassa’ın yönetiminde bu ocakta yeni girenlere başta geometri olmak üzere ilk ve gerekli bilimlerin öğretildiğini ve burada ciddi şekilde adam yetiştirildiğini kabul etmektedir. Yani saraydaki bu ocak hem fakülte hem de bir resmi daire niteliğindedir.

1569-1570- de böylece sarayın sedefkarlık ve mimarlık karhanesine dahil olduktan sonra önünde yepyeni bir yol açılır ve tam 21 yıl dahi Koca Mimar Sinan ağaya çıraklık ve kalfalık eder.

Ondan sonra “Kapu Ağası” dört kadıya “Muhzırbaşı” olur. Sonra Su Nazırı tayin edilir. O süre içinde Koca Sınanın vefatından sonra yerine geçen baş mimarlar Davut ağa, Dalgıç Ahmet ağa ile beraber çalışmıştır. Sonra ona imparatorluk yolları açılıyor. Koca devletin hangi köşesinden gelirse gelsin tüm milletler ve cemaatlerinin bütün yetenekli çocuklarını bünyesinde eriten imparatorluğun geniş topraklarına olanca hazinelerini ve nimetlerini sergileyen düzeni içinde Sedefkârlığı ve mimarlığı yanında o da Sarayda sorası ile Kapu Ağası Dergâh-ı Ali Bevvaplığı,iki yıl Kulle Sofiliği görevlerine getiriliyor.

Önce mısırın yolu gözüküyor kendisine. Bu görevde iken bütün Arabistanı dolaşıyor. İstanbul’a döner dönmez “Rumeli teftişine” memur ediliyor.

Bu seyahati ise bir cihan devletinin yetenek gördüğü bir adamının yetişmesi için kurduğu bütün bir mekanizmanın azametini sergilemesi bakımından insanın tüylerini ürperten ve gözlerini yaşartan bir sistemi anlayışı ve ciddiyeti sergiler. 

Bu cevelan bu birikim bu görgü bu deneyim yıllar sonra yükselecek olan şaheseri Mavi Caminin kökenlerini açıklayabilecek olan başlıca iki olgudan biridir. Birisi Mehmet ağanın kendi dehası, öbürü imparatorluğun onu içine alıp yoğurduğu bu coğrafya, bu hamur.

Rumeli dönüşü ağa dört kadıya muhzırbaşı olur. Sonra Diyarbekir’e müsellim gider,6 ay o havaliyi yönetir. Oradan döner Şam-ı Şerife müsellim tayin edilir. O tarihlerde asi bazı kabileler hacca gelen kervanları soymakta yok etmektedir. Ağanın büyük başarısı bunların üzerine varıp haydutları ve yolu temizlemesinde görülür. Bu askerlik operasyonu bile ağanın hayatında mistik bir maceradır. Elinde az bir kuvvetle ne yapacağını çaresizlikle düşünmekte iken gördüğü bir rüyada”gayb ricali” onun imdadına yetişir ve eşkıya’nın gafil uyuduğu yeri haber verirler. Ani bir baskınla yetiştiğinde maiyetinin itiraz ve korkularını bastırır ve kendilerinden kat kat üstün çeteyi yok eder.

1587-1598 de su nazırı tayin edilir. Sekiz yılı öyle geçer. 1606 da Mimarbaşı olur. Şimdi yerini bulmuştur tarih ve kader ona bir imparatorluğun bütün maceralarını yaşattıktan sonra asıl makamına getirip oturtmuştur. İlk işi Kâbe’nin onarılması ve ünlü altın oluklarının konulmasıdır. ama az sonra kader onu elinden tutarak şaheserinin eşiğine getirecektir.

Camiyi padişah istemişti ve arzulamıştı ama o binayı ilk düşünen yani gözünde canlandıran sonra bugün bilemediğimiz teknikle çizen sonra onu taş taş üstüne koyup yükselten yanlışlıkları ve gecikmeleriyle kahrolan binası biçimlendikçe onurlanan kubbeyi çatıp içi de cennet misali donanca nurlanan asıl sanatçıya yani mimara gelince o büyük eseri uzunca yaşadı.Fakat onun nam-ü şanını adını pek az yerde bulursunuz Koca Camii sadece padişahın adını taşır. Sanatçının imzası yüce eserinin epey dışında bir yerdedir ve o bile kendisi gibi çok alçak gönüllü bir ölçüdedir. Dış avlunun birinci kapısı altındaki sebilin kitabesinde  kitabeninde bir mısrasında

Cami-i Han Ahmet’in bani-i ala -meşrebi.

Hazreti Mimarbaşı, ahreti mamur ola

Kim Muhammeddir anın namı vü ali himmeti

Etti bu rana binayı haşre dek meşhur ola.

Ahretin bari mamur olması. onun için bir dahi Mimara bile ne bir tasvir ne bir anıt yer almazdı gerekmezdi. yaşamın öbür yanına bembeyaz bir güvercin gibi uçurur gibi bir tek mesaj yeterliydi ya bir hizmet ve bir eser.

CAMİNİN YERİ VE YAPILIŞI

Genç Ahmet'in camine tabi olarak önce en uygun bir yer arandı. Devlet çok zengindi. Ve 17. yüzyıl başında hükümdarların bütün istedikleri finanse edilebiliyordu. Yani para ve altın derdi yoktu.

Padişah çevresindekilerin kimilerinin aklına, tasarlanan cami için Rüstem Paşa Sarayının yeri geldi. Burası gerçekten, öteki ulu camilerin yerlerinde aranan bir şart olan yüksek ve havadardı. Aynı yükseklikte olan öbür selâtin camilerine eş değerdeydi. Padişahın, sarayında, yaslanarak oturur pozisyondayken bile görebileceği bir yerdeydi. Rüstem Paşa sarayı kalabalık bir yerleşimin içindedir. Saray yıkılsa bile yer yetmeyecek ve ilave istimlâkler gerekecektir. Hatta yıkım dışı kalan sokaklar bile yoğun inşaat çalışmaları yüzünden geçilmez hale gelecektir. Padişahın deyimi ile “bir mescit yapılacak ama bir nice gönülde yıkılmış olacaktır. Nice hatır incinecektir.” bu düşüncelerle oradan vazgeçilir.

Ama işte bu gibi düşüncelerdir ki, Osmanlı devlet düzeni kurulup tarihte o kadar uzun süre yaşayabilmiş ve 6 yüzyıllık devletin hiç değilse yarıdan fazlası devirlerine göre hatta bugüne göre çok üstün bir adaletle sosyal dengelerle insanlık ve doygunlukla geçebilmiş ve halklara o kadar mutluluk verebilmiştir.

Cami inşaatı yüzünden çevre sokaklarının rahatsız olmamasına dikkat eden Padişah inceliğini, günümüz İstanbul’unda,20.yy sona ererken gerekli gereksiz her yeri kazıp aylarca hatta yıllarca o halde bırakarak halkı toz ve çamura batıran ve aralarında en basit bir koordinasyonu ve ortak bir kazı programını bile gerçekleştiremeyen çeşitli türden ilgili teknik kuruluşlar yetkililerinin dikkatine sunmanın burada sanırım sırası gelmiştir.

Rüstem Paşa Sarayının yeri sakıncalı bulununca at meydanın kıble yönünde bulunan Ayşe sultan sarayı akla gelir. Burası denize bakıyordu. Alanı çok genişti. Topkapı sarayına yakındı. Çevresi de fazla meskûn değildi. Padişahın aklı yattı. Adı geçen hanım sultana otuz bin halis ayarlı altın gönderdi. O da gönül hoşluğu ile mülkünü tapuda hemen Hünkâra devretti. Saray yıktırıldı, Camii için alan açıldı.

HAZIRLIK DÖNEMİ

Yıkım ve kazı; külliye yapımına istimlâk olunan arazide bulunan yapıların yıkılmasıyla başlanmıştır. yıkımı temel ve lağımın kazılması toprak doldurulması ve temizlenmesi izlemiştir. Moloz taş çıkarılması kariz boşaltılması işlerinde Lağımcılar çalışmıştır.

Malzeme ve temini;  Yapım için gerekli malzemenin iş yerine getirilmesi karmaşık bir işlem olarak belirmektedir. Önce taş ağaç kurşun gibi İstanbul dışında ve çeşitli yerlerden getirilecek malzemeyi bulmak ve satın almak için bazı kişiler görevlendirilmekteydi. buna göre ağaçlık bölgelerden malzeme sağlanması için bina emini tarafından mutemet yada mübaşirler görevlendirilmekteydi. gerekli kereste tür bolut ve sayısını belirten defterlerle orman bölgelerine hareket eden görevliler taşıdıkları padişah fermanını yörenin kadısına göstererek yardım almaktaydılar. malzemenin hazır olarak bulunamadığı durumlarda gereken nicelikte ağaç kesilerek kereste hazırlandıktan sonra kıyıya indirilerek deniz yoluyla İstanbul’a getiriliyordu.

Taşıma; türlü kaynaklardan İstanbul’a doğru hareket eden ağaç taş kurşun gibi malzeme kara yoluyla öküz arabalarıyla yakın iskelelere indirildikten sonra gemilerle taşınmıştır. Örneğin Kurşun Üsküp’ ten Selaniğe getirildikten sonra gemilere yüklenmiştir. Marmara adasında kesilen taşlar çeşitli yörelerden alınan ağaçlarda gemilerle İstanbul’a getirilmiştir. Masraflar arasında taş kesen esirlerle onları çalıştıran gardiyanların taş, kereste ve kurşun getiren gemilerin ve gemi reislerinin ücretleri şantiyeye malzeme taşıyan eşşek, at, at sürücüleri ile sırt ve sırık hamallarına ödenen tutarlarda yazılıdır. Kaba yapım için gerekli tuğla, kireç, Horasan gibi diğer malzeme hazır olarak satın alınmıştır.

Camiinin  Yapılışı; 

Camiinin temelinin kazılmasına geldiğinde, bunun için Osmanlı usulü büyük bir tören düzenlendi.

Sıra caminin temelinin kazılmasına geldiğinde bunun için Osmanlı usulü büyük bir tören düzenlendi. 1018 yılı recep ayının 9. perşembe günü (Bu günkü takvimle 1609 yılı olduğu kesinde, ayı yaklaşık Ekim başı oluyor). Yıldıza bakanların seçtiği uğurlu bir tarih. Bütün devlet erkânı yıkımlarla açılan boşluk arazide toplandılar. Padişah için de, çalışmaları gelip her zaman seyretmesi için bir köşk kurulmuştu. Çevre kalabalıkla doluydu. Dönemin bütün ünlü mimarları, “bel külünk, zembil ve ölçekleri ile” hazırdılar.

Önce mimarbaşı Mehmet Ağanın planına göre,dört duvarın, mihrab’ın, sütunların,mahfel ve minarelerin yerleri tespit edildi. Sonra temel kazımına geçildiğinde, önce Şeyhülislam Mevlana Mehmet Efendi, sonra halkın güvenine sahip Şeyh Mahmut Efendi (Aziz Mahmut Hüdayi) daha sonra Vezir-i Azam Davut Paşa, daha sonra öteki vezirler kadı askerler ve sıra ile Osmanlı protokolüne göre öteki rütbeliler ve ulema, ellerine kazma alıp birçok dualarla, önce, yol olacak yerleri kazdılar. En sonra Padişah, seyir köşkünden indi, yoruluncaya kadar kazı yaptı. Evliya Çelebi her zaman olduğu gibi romantik ve dramatik bir ek yaparak, genç Padişah’ın eteğine doldurduğu taşları dökerken, el açıp Allah’a yakararak, “Ahmet kulunun hizmetidir, kabul eyle!” diye dua ettiğini yazıyor.

Tören yerinde, o perşembe günü sayısız kurbanlar kesildi. Yoksullara ziyafet çekildi. İhsanlar ve hediyeler verildi. Onu izleyerek de, bir gün yeniçeriler bir gün sipahiler yani atlılar olmak üzere, askerler, gelip ücretsiz çalıştı. Padişah onlara her gün ziyafetler çekti. Temel kazma işi bir aydan fazla sürdü.

Açılan temeller için çevre duvarı altına, rutubetten etkilenmeyen ve toprakta çürümeyen ağaç kazıklar yaptırıldı ve bunlar ağır araçlarla çekilip birbirine bağlanarak, çukurlar içine çakıldı. 1609 yılı Aralık ayı sonlarına gelinmişti. Sonra yine uğurlu bir tarih araştırıldı.1610 yılı girmişti. Yine yıldız falına bakanlar Şevval ayının sekiz, Pazartesi gününün (4 Ocak 1610) sabahını tespit ettiler. Yine bütün protokol o alanda toplandı. Taş yontucular, her bir ulu kişi için bir temel taşı hazırlamışlardı. Temel çukurlarına inerek, sıra ile önce Şeyhülislam, sonra vezirler, bütün ileri gelenler dualarla o taşları mihrabın temellerine yerleştirdiler. Böylece, “dağlar gibi sarsılmaz duvarlar” ın temelleri atılmış ve inşaat başlamış oluyordu.

Halk dağılıp ortalık boşalınca, Padişah geldi. Gümüş halkalardan ve ibrişim, yani ipek ipliklerden yapılma bir kemerin içinden birkaç mücevheri alarak mihrabın temeline yerleştirdi. Bina emiri olan Kalender Efendi’ye kızıl altunlar verdi. “Padişahın ihsan denizi dalgalanmıştı” Şeyhülislama  halkın sevdiği Şeyh Mahmut Efendiye, vezirlere, kadı askerlere, beylerbeyine, ulemaya, ağalara, beylere ve inşaat mutemedlerine, yüzlerce hil'atler giydirdi. Sayılamayacak kadar kurban kesildi. Ustalar ve işçilerden başka gelen geçen tüm yoksullara hem ziyafetler çekildi, hem sadakalar verildi. Herkesin gönlü alındı. Ortalık bayram yeri halindeydi. Padişaha dualar ediliyor ve şairler yapıma ebcet hesabıyla tarihler düşürüyorlardı.         

Yapımı;

7,5 yıl sürdü. Camii ve mimarını yazmış olan Cafer Çelebi, eserini 1614 yılı ile kapatmış olduğu için binanın tamamlanması hakkında bilgi vermiyor. Sadece duvarların bitip üstüne kubbenin yerleştirilecek duruma geldiğini kaydediyor. Ayrıca onun verdiği bilgilerden mimarın inşaatın her aşamasında işinin başında olduğunu  avluya serdiği bir seccadeye bile değil, onun dışına kuru taşa oturup sağ elinde tespihi, sol elinde mimar arşını, durmadan tespihini çevirip her tanesinde duasını okuyarak, çevresini de gözetleyip kolladığını ve ağır çalışan ustalara, elindeki arşını ile işaretten geri kalmadığını okuyoruz. Kubbenin bitip binanın kilitlenecek zamanının gelişi,1026 hicri yılı  Cuma del-ahiresi ayının 4.cü günü nü bulmuştu. Böylece inşaat 7 yıl 5 ay 6 gün sürmüş oluyordu. Bitiş günü bugünkü takvimle 9 Haziran 1617 etmektedir.

Osmanlıya göre de bu olay görkemli bir ziyafet demekti. Camii avlusuna otağlar kurulmuş, Padişah çadırına saraydan tahtı da getirilmişti. Avludaki yemekten sonra ileri gelenler saraya çağrılmış, hil-atlerini giymişler, sonra Padişahın önüne düşerek onu otağ-ı hümayunun önüne getirmişlerdi. Orada önce Sadrazam Halil Paşa sonra vezirler, sonra sıradaki öbürleri, Padişahın eteğini öperek, tebriklerini sundular.  O törende 1000 kadar hilat ve soft giydirildi. Camide kılınan ilk namaz da ise bütün cemaate mercan tesbihler armağan edildi. Görevliler bu değerli tespihleri namaza oturmuş olan herkesin dizi üzerine bırakmak suretiyle dağıtıyordu. Mercanlar bitince 'kelembek tespihlere’geçildi. Orhan Şaik Gökyay Kalembek’in Hint Okyanusundan çıkan keskin ve güzel kokulu sandal ağacından yapıldığı bilgisi veriyor. Cemaate bu armağanlardan sonra, mabedin kendisine gelen hediyeler, çevreyi donatmaya başladı. Sedefli rahlelere yüzlerce Kur’an yerleştirildi. O zamana kadar yapılmış olan camilerin hiç birine, bu kadar çok sayıda bu kadar güzel, yani iyi hattan çıkmış, altınlı, çiçekli, boyalı desenli kitap konulmamıştı. Evliya çelebimizin verdiği bilgilere göre 'Sultanahmet han  ecdadından beri ne kadar zi kıymet ibret numa cevahir makulesi hedaya var ise cümlesini' camiye astırmış ve 'cemii düvelden nice hediyeler gelip ve cemi diyarın marifet erbabının ihsan etmesiyle birer ibret nüma eşya getirdiklerinde camii yi tezyin etmişlerdi.

Habeş veziri Cafer  Paşa, Hünkâr mahfeline 6 tane zümrüt kandil asmıştı. Altın zincirlerle inen zümrüt parçalarının her biri yuvarlak birer kâse şeklindeydi ve 6 şar okka çekiyordu. Evliya Çelebi bunlar içinde her biri bir Rum haracı eder diyor.

Masmavi, yemyeşil camiinin de, bu akıbetten kendisini kurtaramadığı belli oluyor. Çünkü günümüzde bu göz kamaştırıcı hazine parçalarından hiç biri yok. Günümüzü bırakın mabedin bitirilişinden yaklaşık 100 yıl sonra, onu görmüş olan tanınmış ve güvenilir yabancı tanıklar, tavandan inen kandillerin arasında böyle akıl bozan mücevherlerden değil, kristal toplar, billur avizeler, deve kuşu, yumurtaları gibi eşyadan bahsederler. Bir kaç tanede ilgi çekecek sanat eseri, Bunlardan birisi kandil şeklinde cam bir kâsenin içine oturtulmuş veya galiba daha doğrusu, top şeklinde kapalı bir cam kürenin içine yerleştirilmiş bir gemi modeli, bir kalyon. Öbürü caminin çok maharetli bir işçilikle yapılmış ahşap bir maketi imiş. Bittiğinde böylece camii bir koleksiyon pırıltısını almıştı. Ama tarihin garip bir tecellisi ise, İstanbul’un ufkuna böylesi bir çizgiyi resmetmeyi o kadar istemiş ve bunun için her cuma günü gelip bizzat çalışmış olan genç Padişahın eserini ancak tamamlamış olarak görebilmesi ve tadına yeterince varamayışı oldu.       

 

CAMİNİN YAPIMI –BİNA-

Camii öbür mabetlere oranla, iç mekânlarda çok geniştir. Sinan’ın Süleymaniye’ sinin kubbesini taşıyan pil payeleri yerine, Mehmet ağa, yuvarlak ve çok iri sütunlar kullanmış ve yine Sinan’ın Şehzade Camii payelerinde yalnız üst kısımlarda yer verdiği yivlerini, Mavi Camiinde, çok aşağılardan itibaren başlatmak suretiyle, sütunların heybetini ve ağırlığını hafifletmiştir. Bu hem cesur ama hem de isabetli ve artistik tercihi ağır basan bir dizayndır.

Camiye önce dışarıdan bakarsak 6 minareye sahip. O yüzden bu niteliği ile tek kalıyor.4 köşesindeki minarelerin 3’er ve avlusunun köşesindeki 2 minarenin ise 2 ‘şer şerefesi var. 16 Şerefe. Yapı, üç yanından, taş duvarlı ve 5 kapılı bir avlu ve bahçe ile çevrili. Camii önünde  de revaklı ve taş döşemeli bir iç avlusu vardır. Burada 26 granit ve mermerden stalaktit üslubunda başlıklı sütun,30 kubbeyi taşır.3 kapı ile girilen iç avlu, mermer döşemelidir. Batı yönündeki kapı,anıtsal ölçülerdedir.Avlunun ortasına 6 sütunlu, bir şadırvan yerleştirilmiştir.

Camiye de 3 kapı ile girilir. Avluya açılan kapı en büyüğüdür. Caminin ana yapısı ile beraber, şu tamamlayıcı bölümler de eklenmiş, bunların kimisi ancak birkaç yıl sonra bitirilmiş, sonunda tam bir külliye meydana gelmişti:

-Hünkâr Kasrı

-Medrese

-Dar-ül Kurra

-Sıbyan Mektebi

-Arasta

-Hamam

-İmaret

-Darüş-şifa

-Türbe

-Sebiller

Caminin oturduğu alan güneydoğu yönünde eğimlidir. bu nedenle arazi çeşitli setlerle kademelendirilmiştir. İlk kademe caminin kıble duvarı ile oluşturulmuştur. aynı zamanda bir istinat duvarı olan Cami kıble duvarı altına kısmi bir bodrum yapılmıştır. güneybatı minaresi yanında yer alan yalın bir kapıdan girilen ve mazgal pencereleri ile hava ve ışık alan bu loş mekân insanların barınmasına uygun bir yer değildir. İnşaat defterindeki mihrap duvarı önünde mahzen ifadesine dayanarak bu bodrumun başlangıçta depo olarak kullanıldığı ileri sürülebilir. Kıble duvarı önünde üç  yöne kapılarla açılan pencereli bir duvarla çevrili geniş bir avlu bulunmaktadır. işlevi tam olarak belirlenemeyen bu alandan evliya çelebi övgüyle söz etmekte; içinde bülbüllerin öttüğünü söylediği bu bahçeyi cennetteki İrem bağlarına benzetmektedir. Cami bodrum katının ve kubbeli odaların bulunduğu birinci terastan sonra üzerinde yalnız 7 dükkân ve bir çeşmenin bulunduğu bir ara seviyeye inilmektedir. Dış avlu duvarının caminin kuzeyindeki kesimi altındaki istinat duvarı altındaki tonozlar dükkân şeklinde değerlendirilmiştir. Genel yerleşme düzeni ve külliyenin programı Sultanahmet külliyesi, külliye için sağlanabilen arsanın durumu ve programı nedeniyle Fatih ve Süleymaniye gibi büyük sultan külliyelerinde görülen medreselerin tekrarından oluşan simetrik gruplaşmalara düzenli bir geometrik şemaya sahip değildir. Külliye yapılarının büyük bir bölümü kıble ve ona dik doğrultu esas alınarak yönlendirildiklerinden temelde bir yön ve düzen fikri gözlenmektedir. Ayrıca işlevsel kümelenmeler yapılarak Cami ve Hünkâr Kasrı imam odaları eğitim yapıları ve Medrese,Darul-Kurra, Sıbyan mektebi, sağlık ve sosyal dayanışma yapıları  - Daruş-şifa ve İmaret (mutfak, fırın, kiler) vakfa gelir sağlayan arasta hamam ve kira odaları yakın ilişkiler içinde düşünülmüştür. Bugün bir bölümü yok olan vakıf yapıları sayı ve isimleriyle Akarat-ı vakf-ı şerif"defterinde belirtilmiştir. Böylece yerleri tam belirlenemese de camiyi çevreleyen alandaki vakıf yapılarının kapsamı bir ölçüde anlaşılabilmektedir. Defterdeki dizilişe göre külliye bünyesinde bulunan vakıf yapıları şöyle sıralanmaktadır.

1-Cami-i şerif hakkındaki tek hamam

2-Cami mihrabı önündeki kubbeli odalar (36 adet )

3-Mehmet Paşa sarayının yerinde tahtani ve fevkani odalar (18 adet)

4-Mehmet Paşa sarayının yerinde ali paşa vakfı için yapılan odalar(17 adet)

5-Mesih Paşa sarayının kapısındaki odalar (3 adet)

6-Cami yakınındaki kubbeli odalar altında yer alan dükkânlar (39 adet)

7-Mehmet Paşa sarayı yeri karşındaki kubbeli odalar altındaki dükkânlar (33 adet)

8-Cami şerif mektep hanesi yakınındaki fevkani ve tahtani dükkânlar (8 adet)

9-Darül-hadis medresesi yakınındaki odalar (11 adet)

10- At meydanı tarafında türbeye bitişik dükkanlar (6 adet )

11- Yıkılan Arslanhane de Abdulgani Efendinin evi yerinde dükkânlar (5 adet?)

12- Ali Çavuşun evi yanında at meydanı karşısında ve imaret yanında odalar, evler

     (4 adet)

13- Kasr-ı Hümayun altında köşe çeşmesi yanındaki dükkânlar (7 adet)

14- Top  arabacıları meydanı yakınında tahtani ve fevkani odalar (20 adet)

15- İmaret-i amire duvarındaki dükkânlar (8 adet)

16- Mahzen (2 adet)

17- Darrüş-şifa hamamı

18- Oda   (2 adet)

Bu yapılardan bugün varolan kolayca teşhis edilebilenler Arasta ve Darüş-şifa hamamları türbeye bitişik dükkânlar Kasr-ı Hümayun’un altında köşe çeşmesi yanındaki dükkânlar ve mahzenlerdir. Cami mihrabı önündeki 36 adet kubbeli oda ve mektep yakınında olduğu belirtilen 8 adet fevkani ve tahtani  dükkânlar Darül-hadis medresesi yakınındaki 11 oda at meydanı karşısında ve imaret yanındaki 4 adet ev imare-i amire duvarındaki 8 dükkân yok olmuştur. Mehmet Paşa sarayının yerinde Ali Paşa vakfı için yapılan 17 adet odanın ve Mesih Paşa sarayının kapısı tarafındaki 3 odanın ve yıkılan Arslanhane ve Abdulgani efendinin evinin yerine yapılan 5 dükkânın (?) yeri saptanamamaktadır. Bugün Arasta sokağının batı yanını oluşturan kuzeyde batıya güneyde doğuya doğru dönerek toplam 39 dükkândan oluşan dizi kubbeli odalar altındaki dükkânlardır. Bu dizinin karşısında yer alan kuzey ucunda sebil bulunan dizi ise belgelerde "Mehmet Paşa sarayı yeri karşısındaki kubbeli odalar" altında oldukları belirtilen 33 dükkândır.

CAMİ TANIMI, PLANLAMA

Cami duvarlarıyla sınırlanan ibadet alanı biçim olarak kareye yakın bir dikdörtgendir. 53.50 X 49.47 m dir.

AKUSTİK

İç yapıda ve dekorasyondaki özelliği, Akustik ile duvar ve sütunlar ilişkisini Topkapı Sarayının eski müdürlerinden Kemal ÇIĞ Fark etmiş Risalei Mimariyi okurken bunun 6 faslına özel bir dikkat ayırmış sonra burada verilen bilgilerle Cami içinde gözlemlerde bulunarak bundan çok ilginç bir sonuç çıkarmıştır.1996 da Cambridge’de yapılan III. Türk sanatları kongresine sunduğu bu tebliği o zaman yayınlanmayan Çığ Daha sonra bu etüdünü kendisi için yapılan armağan kitabına almıştır. Konu Mavi Caminin akustiği ve bu amaçla Camii içindeki mermer kaplamalarına özel bir kesme yontma ve yerleştirme verilmiş olması hiçbir Camimizde kullanılmadığı kadar çok mermer kaplamasına Sultanahmet Şaheserinde yer verildiğine ve bu kaplamaların basit bir duvar ve sütun örtülmesi şeklinde değil çok ayrı ve özel yontumlar ve parça yerleştirmeleri ile yapıldığına dikkati çekmekte ve risalede bütün bunların tamamen akustik amacı ile yapıldığına dair verilen bilgi ile de gözlemini desteklemektedir.

Risale-i mimariye de Cafer Çelebi, Mimar Mehmet ağanın hayatını yetişme tarzını yaptığı eserleri ilmi hendeseye ait bazı bilgileri mimarlığa ait ve yapı sanatında kullanılan adetleri fasıl fasıl şiir ve nesir olarak anlatmış ve birde sözlük ilave etmiştir. Sultanahmet Caminin kubbelerinin tam kapanmak üzere olduğu zamana tesadüf eder. Caminin inşaat durumu bu aşamada iken daima temasta bulunduğu Mimar Mehmet ağayı inşaat yerinde ziyarete giden Cafer Çelebi onu caminin döşenmiş bir seccade yanında bir elinde tespih bir elinde arşın olduğu halde sürekli tespih çekip ve çektiği her dane de kelimei-şehadet getirdiği ve etrafındaki çalışan ustalara nezaret ettiği sırada bulur. Bir kenara oturup dua ettiğini zannettiği Mehmet ağanın duasını bitinceye kadar ve ondan sonra yanına gidip konuşmaya karar verir. O arada devrin musiki üstatlarından biriside camiyi seyretmek için çıka gelir ve etrafa nezaret ettikten sonra Cafer Çelebinin yanına gelip oturur ve başlarlar ikisi şu yolda konuşmaya; Cafer Çelebi yeni gelen musiki üstadının hayretler içinde Mehmet ağayı seyrettiğini görünce Mehmet ağanın evvela ilmi musiki tahsil ettiğini ondan sonra Sedefkârlık ve Mimarlık öğrendiğini söyleyerek onun yetişme tarzını tanıtmaya çalışır. Bu açıklamayı dinleyen musiki üstadı hala Mehmet ağanın burada musiki yapmakta olduğunu hatta yontulan mermerlerin bile vecde gelmiş sofilerin semaya başladığı zaman çıkardıkları sedalar gibi sada verdiklerini anlatarak padişah hazretlerinin bu bir büyük şanstır ki böyle bir Mimar ağaya sahiptirler, der ve devamlı siz Mimar ağanın ilmi musikiye ilgi göstermiş olduğunu söylediniz, hala cami şerif binasında biz ilmi musikiyi bi tamam müşahade eyledik. Şimdi binayı seyrederken on iki cins mermer müşahede eyledik. Her bir mermerden bir çeşit sada ve bir güna makam hasıl olur on iki cins mermerin sedalarında ayni ile on iki makam müşahede eyledik Mermerler yontulurken mermerin cinsi yontuluş tarzı o mermere değişik  bir makamda ses vermesini temin etmekte yine müşahede ediyorum ki yedi mutemet usta her bir çeşit seda çıkararak durmadan binayı dolaşmakta on iki cins mermer evvela tasmim olunmakta ve sonra yine istenilen makamda ses verebilmesi için gerekli yontulma yapılmaktadır. Her birinde bir türlü savt ve seda vardır ki 24 terkibi dahi anda müşahede eyledim. Azizi mezbur hadiseyi böylece bildirip Cafer Çelebi ile selam verip çıkıp gider.

Türk mimarları yaptıkları eserlerinde sadece hacim ve dekorasyonu değil mimari bir müzik unsuru olan akustik problemini de ön planda tutmuşlar ve işi cidden bilerek ortaya çıkarmışlardır. Sultanahmet Camiinin duvar yüzleri ile irili ufaklı bütün sütunlarında o kadar çok mermer kullanılmıştır ki bu kadar bol mermer kullanılmış başka bir camimiz yoktur. Burada kullanılan mermerler aynı zamanda çeşitlilik bakımından da çok değişiktir. Diğer bir özelliğide bu malzeme çeşitli biçime sokulmuş satıhlar halinde yontulmuş duvar ve sütunlara minber ve maffellerin tavan ve civarlarına o suretle aplike edilmiştir. Bunların hepsi Mimar Mehmet Ağanın sağlam bir müzik bilgisini binaya tatbik etmesinden ileri gelen bir hususiyettir. 

GENEL YERLEŞME DÜZENİ

TÜRBE

Hünkârın büyük mermer türbesi vardır. Türbe kendi küçük bahçesi içine yerleştirilmiş bir yapıdır. Üç kubbeli ber portikosu ve bir anneksi vardır. ancak onarıma ihtiyacı bulunur. yanındaki medresenin dersanesinden üç katlı beş dizi halinde yan pencereleriylen dikkat çekecek ölçüde daha büyüktür. Türbede bulunanlar Sultanahmet Hanın oğulları II. Osman (Genç Osman) 4'üncü Murad ile İbrahim Han'ın annesi Kösem valide denmekle bilinen ve şehiden (boğdurulmuştur) vefat eden Mahpeyker sultan gömülüdür. 4'üncü Murad Hanın kızı Safiye sultan  ve şehzadelerden Sultan Orhan Sultan Beyazıd Sultan Mehmet ve Sultan Osman’ın on beş şehzadesi on iki sultan ile Sultan Ahmed in dört Hasekisi(eşi)gömülüdür.

DARULKURRA

Bu dershane medrese avlusunun kuzeydoğu köşesine yapılmıştır ve buraya giriş kuzeydoğudan kendisi ile kabirlerin bulunduğu bahçe arasındadır. Medresenin doğuya bakan pencereleri yoktur. Caminin dış duvarının doğu kesiminde ortada bir kapı ile yükseltilerek inşa edilmiş bir sübyan mektebi yer alır.

*türbenin güney batısında bulunan ve bir süre türbedar evi olarak kullanılan kare planlı tek kubbeli yapının Darul-kurra olduğu t. öz tarafından ileri sürülmüştür. 1. Ahmet türbesine yakın bir konumda bulunması ve türbeye geniş bir pencere ile açılması yapının darul-kurra olduğunu destekleyen özelliklerdir. medrese sokağı üzerinde yer alan basık kemerli bir kapıdan girilen darul-kurranın içinde yer aldığı avlu aslında türbenin arka bahçesidir. önünde girişi koruyan ahşap bir saçağı bulunan bina kare planlıdır ve pandantifli bir kubbeyle örtülüdür.

MUVAKKİTHANE

Muvakkithane mevcut binanın yeniden tamiri ile 1828 yılının Ramazan ayında yeniden açılmıştır. Muvakkithaneye Sultan I.Ahmet türbesinin önündeki kapıdan girilir. Kare planlı yapının demir şebekeli dikdörtgen pencereleri vardır. Erken ampir üslupta olan muvakkithanenin saçak kısmında kademeli taştan bir silme dolaşır.1613 tarihli vakfiyesinde ''Evkat-i ezana alim ve saat-i mikadda cazim bir muvakkit'' kaydı vardır’ ki bilgisinden emin olunmayan kimseye burada muvakkitlik verilmemektedir.                             

SIBYAN MEKTEBİ

Dış avlu duvarına birleşen mektep beşik tonozlu bir zemin kat üzerinde yükselmektedir. Zemin katta bir çeşme ve dükkânlar üst katta kare planlı bir dershane ile merdiven sahanlığına bitişik bir helâ yer almaktadır. Dershanenin sağır olan kuzey duvarında ortada ocak yanlarda birer niş bulunmaktadır.

ARASTA

Sultanahmet külliyesinin kıble yönündeki en uç yapısı olan Arasta İstanbul da 17. yy dan kalan tek üstü açık çarşıdır. Sipahilerle ilgili eşyaların satıldığı dükkânlar bu gün turistik amaçta kullanılmaktadır. 1912 yangınında harap olan ve daha sonra arasına giren yabancı binalar nedeni ile büyük ölçüde değişikliğe uğrayan arasta Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından eklerinden ayrıldıktan sonra 1980 li yıllarda restore edilmiştir. Restorasyon işlemi yalnız arasta sokağı çevresindeki dükkânları kapsamış, ilk tasarımda dükkân sıralarının üstlerinde yer alan ve kaynaklara kubbeli odalar olarak adlandırılan hücrelere ait kalıntılar rekonstrüksiyonları için yeterli veri bulunmadığından arkeolojik kalıntı olarak korunmuşlardır. Bugün arastanın parçası olarak kabul edilmekle birlikte sokağın kuzey yönündeki uçta yer alan 9 dükkânın aslında oda dizisi olduğu üst katında da odalar bulunduğu vakıf defterinden anlaşılmaktadır. Üst kata ait bir iz kalmamıştır. Asıl arasta odaların güneyinden başlamaktadır. Karşılıklı dükkân dizilerinden oluşan bu bölümün kuzeybatı kanadı güneydoğuya doğru alçalan arazi için bir istinat duvarı görevi görmektedir. üst kattaki odaların önündeki terasa alt yapı oluşturmak için dükkân ara duvarlarının kuzeybatıya doğru uzatıldığı yapılan kazıda anlaşılmıştır. Kuzeybatıdaki dükkânların başlangıcında arastayı camiye bağlayan yola açılan kapının kuzeyinde ara duvarı ve örtüsü yıkılmış olan iki dükkân bulunmaktadır. Arasta sokağı üzerinde ilk yapıldığında 32 olan dükkân sayısı araya giren sarnıç ve mozaik müzesi dolayısıyla azalmıştır. Tavukhane sokağı üzerindeki 5 dükkânla batı dükkânlarının toplam sayısı 39 a yükselmektedir. Güneydoğu dükkân dizisi ise tek doğrultulu üzerinde sıralanan 33 dükkândan oluşmaktadır. dizinin kuzeydoğu ucunda bulunan sebile bitişik bir kapı kemeri ve söve kalıntısı bulunmaktadır.

HAMAM

1912 İshak paşa yangınında soyunma kısmı yok olan hamamın mermerleri sökülerek satılmış ve yapı uzun yıllar terk edilmiştir. büyük saray kazısı sırasında yıkılması öngörülen hamamın günümüze ulaşmış olması şanslı bir olay olarak nitelendirilebilir. Bu gün örtü öğelerinin çoğu harap durumda olan hamamda 1970 lerde içine yerleşen bir aile barınmaktadır. Yapının ayakta duran kısımları ılıklık, halvet, külhan ve hazne olarak 3 bölümde incelenebilir. yok olan camekân mekânını iç kısımlara bağlayan iki kapıdan biri doğrudan ılıklığa diğeri duvarlarında tıraşlık yada helâ bölmelerine ait izler olan küçük bir hacime açılmaktadır. Helâ tıraşlık mekânını doğrudan ılıklığa açılan bir kapısı daha vardır. Ilıklık "L" planlı bir mekândır. birbirine dik iki kol şeklinde gelişen bu hacim halveti doğu ve kuzey yönlerinde sarmaktadır. ılıklığın her iki kolundan da halvete girebilmektedir. sıcaklık bölümü hişlerle derinleştirilmiş altıgen planlı ana mekâna iki halvet hücresinden oluşmaktadır. ikisi küçük biride merkezi hacimden kemerle ayrılan derin bir eyvanla genişletilen halvetin kubbesi yıkılmış göbek taşı kurna gibi ayrıntıları günümüze ulaşmamıştır. halvet hücrelerinin tromp lı kubbeleri korunmuştur. Altıgen planıyla dönemi için ilginç bir plana sahiptir.

DARÜŞŞİFA

17. yy da tek yapılan Darüş-şifa olan olan Sultanahmet darüşşifası sanayi mektebinin yapımı sırasında büyük mücadele görmüştür. Hücreleri ve revakları yıkılan yapının dış duvarlarına ve kuzeydoğudaki basık kemerli kapısına dokunulmamıştır. Revaklara ait bazı sütun ve başlıkları yerlerinde korunmuş, bir bölümü okulun girişinde kullanılmıştır. Revaklı bir avluyu çevreleyen kare planlı kubbeyle örtülen 26 odadan oluşan darüşşifanın plan düzeninde hekimlikle veya hasta bakımıyla ilgili özel bir biçimlenme görülmemektedir. helaların yeri belirtilmemiştir. girişin karşısında hücrelerden daha dar bir mekan içinde yer aldığı gösterilen koyu Bizans döneminde sarnıca dönüştürülen hipodrom sarnıcından darüşşifanında yararlandığına işaret edilmektedir. Darüş-şifaya bağlı bir hamam olması sağlığın temizlikle olan ilişkisine verilen önemi belirtmektedir. yapının hamamla bağlantısı alışılmışın dışında bir düzende revak içinden geçilen bir hücre aracılığıyla sağlanmıştır. küçük bir soyunma ve ılıklık kısmına bağlı yan yana iki halvet ve hücresinden oluşan hamamın hazne ve külhan kısmı doğudadır. yapının bahçeye açılan diğer bir kapısı bulunmaktadır. 1894 depreminden sonra meydana bakan cepheye bugün Marmara üniversitesi rektörlüğü olarak kullanılan ziraat orman ve maadin nezareti binası yapılmış ve imaretin meydanla ilişkisi kesilmiştir.

Sultanahmet’in 1612 yılında darüşşifa yapımına henüz başlanmadan önce hatırlattığı vakıfnamede de yapıdan çok görev alacak ekibin özellikleriyle ilgili bir bölüm bulunmaktadır."açık fikirliliği ve zekâsı ile ünlü sağduyulu ve olayları çabuk kavrayabilen insan tabiatı özelliklerini ve ilaç hazırlama ilkelerini bilen içecek ve macun hazırlama konusunda hünerli muhtaç olanların işlerinin gözetilmesinde iyi davranışı belli olan yufka yürekli kibirsiz tanıdık ve yabancıya karşı tatlı sözlü seçkin bir kimse hekim olup hastaları onlara iyi davranarak tedavi etmelidir”.

Bugün darüşşifa ile birlikte Sultanahmet Teknik Lisesi tarafından kullanılan imaret yapılarına Sokullu Mehmet paşa yokuşu tarafından girilmektedir. İmarete ait olup mimari kimliğini büyük ölçüde koruyabilen 3 yapı bulunmaktadır.

SEBİLLER

İnşaat defterindeki programa göre külliye yapılması öngörülen 4 sebilden 3 ü günümüze ulaşmıştır. Bunların ikisi at meydanına açılan dış avlu kapıları yanında 3. ise arastanın güneydoğu ucunda bulunmaktadır. 4. sebil tavukhane sokağı üzerinde bu yöndeki girişin batısında yer almaktadır.

HÜNKÂR KASRI

Padişahın namazdan önce yada sonra oturup dinlenebileceği sohbet edebileceği bir yapı olarak tasarlanan hünkâr kasırlarının bilinen ilk örneği 1. Ahmet tarafından yaptırılmıştır. çeşitli onarımlarla günümüze ulaşan kasır birçok özgün ayrıntısını yitirmiş son onarımını 1949 yangınından sonra geçirmiştir. dış avlu zemininden kısa bir rampayla çıkılan yapı yüksek bir bodrum üzerinde yükselmektedir. giriş katında bir koridorla ulaşılan iki oda yer almaktadır. holün doğu duvarında yer alan kapı bu yönde bir bağlantının varlığına işaret etmektedir. ancak bu yönde bulunan yapı yapılar hakkında ne yazılı nede görsel malzeme bulunmaması niteliklerinin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. giriş holünden padişahın kullanımına ayrılan üst kata bir rampayla ulaşılmaktadır. Osmanlı mimarlığında ilk kez burada padişahın tahtırevan ve ya atla üst kata ulaşmasını sağlayan rampalı düzen kurulmuştur. bir iç sokak gibi ele alınan rampa demir parmaklıklı pencerelerle avlu yönüne açılmaktadır. üst katta Türk evine özgü bir galeri düzenlemesi gözlenmektedir. dış avlu yönü pencereli bir duvarla sınırlanan hayatın boğaz cephesinde kasrı camiye bağlayan galeriyi taşıyan bir sütun dizisi yer almaktadır. kasrın padişah için ayrılan bölümü birbirine bitişik ve birinciden geçilerek ulaşılan iki odadır. her iki odada da benzer mimari öğeler ocak, niş, pencereler bulunmaktadır. kasır önceki başodaya daha iyi görüş açısı sağlamak amacıyla boğaz ve Marmara ya dik olarak yerleştirilmiştir. Özgün çatı ve bezemeleri yok olan kasrın değerli kumaş kilim halılarla döşendiği inşaat defterinde satın alınan eşyalar listesinden öğrenilmektedir. hünkâr mahfilide yedi kandilli gümüş fener, fıstıki gümüş top, nakışlı deve kuşu yumurtası, kırmızı billur bardak, fağfuri sürahi, fildişi ayna, altın yaldızlı kozalak, sedefkari ibrik gibi doksanı aşkın değerli eşya ile donatılmıştır.

MEDRESE

Külliyenin kuzeydoğusunda, türbeye yakin bir konumda yer alan medrese, uzun ekseni kıbleye paralel doğrultuda olan dikdörtgen planlı bir avlu çevresinde şekillenen revaklar, hücreler ve mescit - dershaneden oluşmaktadır. Kuzeybatı cephesinin ortasında yer alan giriş, hücre dizisi arasında bırakılan bir geçitle revaklara bağlanmaktadır. dikdörtgen planlı avlunun ortasında dairesel planlı bir mermer havuzbulunmaktadir. Medresenin güneydoğu kenarının ucundaki iki hücrelik alan helâlara ayrılmıştır. yani tümüyle kesme taştan yapılmıştır. boyut ve cephe düzeniyle hücrelerden ayrılan dershane kütlesi, kuzeybatıda hücre dizisinin ucuna birleşmektedir. cephelerde iki katli pencere düzeni - altta dikdörtgen çerçeveli pencereler üstünde, ortadaki daha yüksek olan, üzeri kemerli üç pencere - yer almaktadır. Yapının genel uygulamalarından ayrılan diğer bir özelliği hücrelerinin avluya açılan iki katli pencere düzenine sahip olmasıdır.
 

CAMİİ YAPIMINDA KULLANILAN MALZEMELER

KÜFEKİ TAŞI

Diğer adları Bakırköy kalkeri. Maktıralı kalker. Lümaşel kalkeri olan Küfeki taşının İstanbul yapılarında kullanılışının oldukça uzun bir geçmişi vardır. Küfeki taşı yatakları İstanbul’un batısında Davut Paşa, Bakırköy, Sefa köy arasındaki sahada İstanbul’dan Küçük Çekmeceye doğru uzanan neojen oluşuklar arasında yer almaktadır. Bu bölgede yüzyıllardır işletilen ocaklardan İstanbul ve Trakya’nın yapı taşı gereksinimi karşılanmıştır. Evliya Çelebinin bu konudaki açıklaması şöyledir; (Edirne kapı dışında Davut paşa bahçesi yakınında 7 yerde taş madeni vardır ki; böyle bir Allah yapısı hiçbir diyarda görülmemiştir. 1000 yıldan beri günümüze kadar her gün bin deve Eşşek,katır taş taşıdığı halde sanki deryada katre güneşte zerre miktarı azalmamıştır. Çünkü Allah’ın emriyle her gün havadan bitmektedir. Ayasofya’ nın yapılması için hızır getirdiğinden hızır madeni derler. Güzel koparılması kolay bir makbul taştır.) Külliye inşaat defterindeki küfeki taşı sengi küfeki-i ayastefanos olarak belirtilmiştir. Külliyede en çok kullanılan yapı taşı olan küfeki deniz yoluylan Ahır kapıya getirilerek oradan at ve arabalarla Sultanahmet’e çıkarılmaktaydı.

MARMARA MERMERİ

İstanbul’dan yaklaşık olarak 120 km uzaklıkta bulunan Marmara adasında çıkarılan beyaz yada açık mavi üzerine gri damarlı taşlar Romalılardan bu güne işletile gelmiştir. Külliye yapımında kullanılan mermer adada esirler çalıştırılarak çıkarılmış ve gemilerle İstanbul’a getirilmiştir. İnşaat defterindeki kayıtlara göre Marmara mermerinin yapımında kullanıldığı yerler şuralardır; (ayak kaşı, harem kapısı için taç, kafa tahta taşı, kademe taşı, kemer taşı, korkuluk tabaka taşı, köprü taşı, kürsü taşı, musluk taşı, pahlu taşı, pahlu döşeme taşı, söve taşı, sütun taşı, sütun başlığı taşı, taban taşı, şadırvan kemeri taşı.) Sultanahmet caminin duvar yüzleri ile irili ufaklı bütün sütunlarında o kadar çok mermer kullanılmıştır ki bu kadar bol mermer kullanılmış başka bir camimiz yoktur. Burada kullanılan mermerler aynı zamanda çeşitlilik bakımından da çok değişiktir. Diğer bir özelliği de bu malzeme çeşitli biçime sokulmuş satıhlar halinde yontulmuş duvar ve sütunlara minber ve mahfillerin tavan ve cıdarlarına o suretle aplike edilmiştir. Bunların hepsi mimar Mehmet ağanın sağlam bir müzik tahsili yaptıktan sonra mimar oluşu ve müzik bilgisini binaya tatbik etmesinden ileri gelen bir hususiyet olarak kabul etmemizi gerektirmektedir.

RENKLİ TAŞLAR

Çeşitli renk ve desenleri hoşa giden iyi cilalanan mağmatik taşlara bireş ve aglomeralara somaki adı verilmektedir ancak Risale-i mimarideki somaki tanımı has kırmızı mermer olduğundan inşaat defterinde bu anlama kullanıldığını kabul ediyoruz. Mısır da Duhan dağından çıkarılan porfiru rosso, andico, kırmızı porfirin, kırmızı somaki olduğu belirtilmiştir. Fakat Sultanahmet Camisi yapımı için Mısırdan taş geldiğini belirten hiçbir kayıta rastlanmamıştır. Külliye toplam masraflarının bulunduğu 42 nolu defterde kırmızı renkli taş 5112 nolu belgede ise Mihaliçten gelen kırmızı kemer taşı ifadeleri bulunmaktadır. Böylece Anadolu kaynaklı olduğu anlaşılan taşlar aglomera ve breşler olmalıdır. İnşaat defterindeki kayıtlara göre kırmızı renkli taş (kalıp, kemer, kürsü,pahlu, sütun, sütun başlığı yapımında kullanılmıştır) cami avlu revaklarında kullanılan kolonlardan üçü ve dış yan sofa revak kolonlarının bazıları almaşık kemerler tektonik reşten yapılmıştır. Bugün Bilecik çevresinden çıkarılmakta olan bu taşın geldiği yer defterde belirtilmemiştir. Bağlayıcı çimentosunun kolayca aşınması dolayısıyla dış etkenlerle kolayca bozulan tektonik breşin granit gibi dayanıklı taşların bulunamaması dolayısıyla kullanıldığı ileri sürülebilir.

ATEŞ TAŞI

Külliye yapımında kullanılan od-ateş taşlarının kavak iskelesinden getirildiği belirtilmiştir. Bu ifadeyle kavak adıyla anılan sarayın iskelesi çevresinde yani Üsküdar Kadıköy yöresinden çıkarılan taşlar yada kavak adlı başka bir yerden örneğin Rumeli kavağından getirilen taşlar kastedilmiş olabilir

TUĞLA VE KİREMİT

Sultanahmet külliyesi yapımında kullanılan tuğlalar satın alınan yer, kullanılış amacı, boyut ve biçim gibi değişik özelliklerine göre belirlenmişlerdir. İnşaat defterine göre “çarşı” tuğlalarının büyük bir kısmı “miri” ve “harici” olmak üzere iki türlü piyasadan satın alınmıştır.17 yüzyıl yazarlarından, Eremya ve Evliya Çelebilerin gözlemlerine göre, İstanbul’daki tuğla ve kiremit harmanları, Sütlüce ile Hasköy arasında bulunan Piri Paşa Semtinde bulunmaktaydı. Evliya Çelebi Piri Paşa ile ilgili olarak, 200 kadar kiremit hanesi vardır. Çünkü buradan denizden temmuz ayında Arnavut dalgıçlar bir türlü siyah çamur çıkarırlar ki başka yerde bulunmaz. O çamuru gemilerden çıkarıp kaplara doldururlar 40 gün havalandıktan sonra, işçiler içine girip ayaklarıyla yoğrurlar. Bundan yapılan  kiremit ve tuğla piştiği zaman siyah rengi kırmızı olur. Bütün İstanbul büyükleri damlarını bu kiremitle örttükleri için İstanbul uzaktan bakana kırmızı görünür. Miri ve harici terimleriyle ifade edilen çoğunluğunun dışında kalan ve inşaat defterinde tuğlayı darıca çarşı ifadesiyle belirlenen darıca tuğlasının aynı isimli kasabada yapılan tuğlalara verilmiş olabileceği akla gelmekle birlikte Darıca da tuğla harmanları olduğu konusunda destekleyici bir bilgi bulunamamıştır. Kemer tonoz, duvar yapımında kullanılan ve tam yarım battal olarak kullanılan ve üç boyda bulunabilen çarşı tuğlasından başka değişik strüktür elemanları ve ayrıntıları için özel tuğlalar satın alınmıştır. Örneğin kubbe yapımında büyük ve orta boyda kubbe tuğlaları nişlerde ve ocaklarda şişhane ve yaşmak terimleriyle belirlenen tuğlalar kullanılmıştır. Satın alma listesinde eğri tuğlalar ve çok kalın olmaları dolayısıyla topaç olarak nitelendirilen tuğlalarda yer almaktadır. Ayrıca muhtemelen dolgu yapmakta ve harca karıştırmak üzere bir miktar pare tuğla alınmıştır.

AĞAÇ 

İklimsel ve coğrafi koşullar nedeni ile Batı Karadeniz Doğu Karadenizin iç kısımları Marmara ve Batı Ege Toroslar gibi belirli bölgelerde toplanan  Anadolu ormanlarının benzer özellikler göstererek ve daha az bozulmuş olarak önceki yüzyıllarda mevcut olduğu inşaat defterlerinin kereste hesabı bölümünde geçen yer adları Evliya Çelebi ve diğer gezginlerin gözlemlerinden anlaşılmaktadır. Ancak İstanbul’da gerçekleştirilen büyük yapımlar için gerekli ağaç yalnız Anadolu’dan değil  Trakya’nın bu gün Türkiye sınırları  dışında kalan bölgelerinden de  getirilmekteydi. Topkapı sarayı müzesi arşivi 42 nolu defterde kayıtlı ağaçların bir kısmı getirildikleri yere göre adlandırıldıklarından kerestelerin Batı Karadeniz, Marmara bölgesi ve Rumeli ormanlarından alındığını belgelemektedir. Külliye yapımında kullanılan ağaçlar başlıca iki grupta toplanabilir; İğne yapraklı ağaçlar, sanober ve virdinar - geniş yapraklı ağaçlar; pelüt, pırnal, gürgen, kara ağaç, ceviz, kestane, abanoz, fındık. Genellikle ağaçların nerede hangi öğelerde kullanıldıkları belirtilmemiştir. Ceviz, kestane, abanoz gibi değerli ağaçların, Kürsü, Rahle, Pencere kapakları yapımında diğerlerinin de temel duvar hatıllarında pencere doğramalarında inşaat iskeletlerinde kullanıldığı tahmin edilebilir.

KİREÇ VE HORASAN

Külliye yapımında kullanılan kirecin büyük bir kısmı çeşitli fiyatlardan alınan Rumeli kireci (27.700 ton) ile (7.820 ton) Anadolu kirecidir. Ortalama birim fiyatı daha ucuz olan Rumeli kirecinin hangi yöreden çıkarıldığı belirtilmemiştir. Anadolu kireci ise Hareke, Darıca arasında bulunan kireç ocaklarından getirilmiş olabilir.

DEMİR          

Gerçi döşeme kirişleri kenet zıvana yapımında kullanılan demir ham ve işlenmiş olarak satın alınmıştır. getirildiği yer kesinle belirtilmemekle birlikte Bulgaristan kaynaklı olması kuvvetle muhtemeldir.

KURŞUN

Cami ve külliye yapılarının çoğunun örtülmesinde kullanılan kurşun ve çeşitli kaynaklarda cevher veya levha olarak satın alınmıştır. Üsküp Sidre Kapsa gibi İstanbul’dan uzak bölgelerden elde edilen kurşun madeni kara ve deniz yoluyla şantiyeye getirilerek işlenmiştir. satın alınan kurşunların ak ve kara nitelikleriyle tanımlanması muhtemelen kurşunun rengine dayanmaktadır. Bilindiği gibi kurşun doğada çoğu kez altın gümüş alüminyum demir veya bakırla karışık olarak bulunmaktadır. Teknolojik olanakların sınırlı olduğu cağlarda ayrıştırmanın iyi olmaması dolayısıyla kurşun içinde bir miktar demir veya gümüşün kalması madenin rengini değiştirmiş ak yada kara olarak nitelendirilmesini etkilemiş olmalıdır. Külliye için satın alınan toplam 1900 ton kurşunun malzemesi ve taşınması için yapılan harcamalar 112 yük 35969 akçedir.

ÇİVİ

Yapımda kullanılan çiviler boyut ve kullanılacak yer gibi özelliklerine göre isimlendirilmişlerdir. Örneğin mimarı serb, mimarı mertek gibi. Nisan 1609 da Selanik kadısına gönderilen bir hükümden bazı çivilerin Serez den temin edildiği anlaşılmaktadır.

BOYALAR

Kubbe kemerlerin kalem işi nakışları hünkâr mahfili altındaki tavanın bezemesi için kullanılan boyaların defterlerdeki kayıtları ayrıntılı değildir. aşu-yı frengive kal-i ve sülyen ile laciverd-i bedahşi ifadeleriyle yetinilmiştir.

BADANA

Duvarlarda ve kalem işi dekorasyona zemin hazırlamak üzere örtü elemanlarında kullanılan badana miktarı tam olarak belirtilmemiştir.

ALÇI

Alçı pencerelerde kullanılan alçı boyutu ve ağırlığı belirtilmeyen kelleler halinde satın alınmıştır.

LÖKÜN

Hamam için gerekli diğer malzeme ile birlikte satın alınan lökün taş kireç bezir yağı ve pamuğun döğülerek karıştırılmasıyla elde edilen bir harçtır. su künklerinin birleşme noktalarında doğrudan doğruya harç olarak veya keten lifi üzerine sürülerek kullanılırdı.

PAMUK

Yukarıda da belirtildiği gibi lökün yapımında kullanılan pamuk pembe adı altında satın alınmıştır.

KETEN

İnşaat defterindeki keteni sıva ve keteni rah-ı ab ve keten-i kenevir ifadesinden anlaşıldığına göre keten liflerinden sıva yapımında ve su yolları izolasyonunda yararlanılmıştır.

KEÇE

Keçeha-i hamam deyimiyle kullanıldığı yapı kesinlikle belirlenen keçe sıcak su borularının yalıtımında kullanılmıştır.

SAMAN

Bilindiği gibi samanın bağlayıcı madde olarak sıva içine katılması geleneksel bir usuldür.

TUTKAL

Muhtemelen kapı pencere kanatları kürsü rahme gibi çeşitli ahşap elemanların birleşimlerinde kullanılmak üzere yaklaşık olarak 71 kg tutkal-ı mahi satın alınmıştır.

MASTAKİ VE SANDALOS

Sakız adasında yetişen mastik ağacından çıkarılan mastaki ile sandaloz olarak adlandırılan adıç reçinesi gibi cila yapımında kullanılan maddeler muhtemelen çeşitli ağaç kısımları için gerekli cilanın yapımında ham madde olarak kullanılmıştır.

ZİFT

Satın almalar arasında yer alan 45 okka ziftin kullanılış amacı ve yeri belirlenmemiştir.

İSVİDAÇ

Bir kurşun birleşiği olan üstü beç örte kuvveti en fazla olan beyaz toz boya olarak bilinmektedir. yapım için alınan 5 okka üstübeçin kullanılışı konusunda açıklama yapılmamıştır.

BEZEME ÖZELLİKLERİ

Sultanahmet camisi yapıldığı dönemin en başarılı ustalarının çalışmalarını ve belli başlı sanat dallarının uygulamalarını bir araya toplayan bir anıt olarak dikkati çekmiş olmalıdır. Cami yüzeyinin büyük bir kısmının kaplayan kalem işleri ve yazılar yenilenmiş, desenleri dışında bir özellikleri kalmamıştır.

ÇİNİ

Sultanahmet Camisi duvar kaplamasında kullanılan çiniler aynı desenli karoların getirilişiyle oluşan panolar yada değişik parçaların birleşimiyle ortaya çıkan büyük desen komposizyonları olarak düzenlenmiştir. Kullanılan renk ve düzenler çinilerin yapılış tarihi ve yapıldıkları  atölyelere göre farklılık göstermektedir. İznik ve Kütahya atölyelerinin 16. yy sonu ve 17.yy başı ürünleri olarak tarihlenen çinilerde zengin bir renk çeşitlenmesi göze çarpmaktadır. kare parçalarda beyaz, dikdörtgen biçimli bordür çinilerde lacivert çini üzerine işlenen asma dalı enginar, erik, narçiçekleri, karanfil, nane madalyon vari çiçek grupları, menekşe, mine, sümbül ve yaseminler, üzüm salkımları, ağaç ve yapraklarda firuze, gri, kahverengi, kırmızı, mercan ve mühür, lacivert, mavi, mor, siyah, yeşil gibi renklerin tonları kullanılmıştır. Cami giriş kapısı üzerindeki galeride yer alan panolar teknik ve desen bakımından en başarılı parçalardır. Burada zemin temiz bir beyazlık gösterir. renkler canlı ve desen kontorları düzgündür. bu itinalı işçiliğin tüm karolarda bulunmaması zeminin sarımtırak bir beyaz oluşu konturların karışması sırların taşması gibi bozukluklar kısa zamanda çok sayıda çini hazırlanması gereğini cevap verecek ustaların ve malzemenin sağlanamamış olduğunu göstermektedir. Cami ile ilgili kayıtlara göre 21043 levhadan oluşan bu çiniler saray nakkaşhanesinde Hasan adında bir usta yönetiminde hazırlanmıştır.

GÜMÜŞ

Büyük kubbe ve köşe kubbe alemlerini kurşun örtüye kaynak yapmakta kullanılmıştır.

ALTIN

Sultanahmet’in altın minareli bir cami yaptırmak istediği konusundaki rivayetleri gerçek dışıdır. 4 minarenin külahlarının altın kaplanmış olması halk arasında bu tür hikâyelerin çıkarılmasını etkilemiş olabilir. İnşaat defterindeki kayıtlara göre minare külahlarına 800 pencere dolap ve kapıların altın yaldızlarına 522 altın harcanmıştır. Ayrıca, büyük kubbe ve köşe kubbelerinin bakır alemleri üstüne altın kaplama yapılmıştır.

TAŞ

Cami içinde ve dışında birçok öğede kullanılan taş türüne ve kullanılış biçimine göre farklı bezeme özellikleri göstermektedir. daha çok dış kaplamalarda kullanılan küfeki taşı ile kolon olarak işlenen ve breş bloklarında yüzeylerinin düzgün olmasıyla yetinilmiş oyma yapılmamıştır. Taş işçiliği özellikle mermer üzerinde yoğunlaşmıştır. Sütun başlıkları, öğeler, cami anıtsal giriş mukarnasları ve silmeleri mihrap gibi çeşitli öğelerde özenli bir işçilik dikkati çekmektedir. Büyük kubbe yarım kubbeler ve köşe kubbeleri ayaklarındaki mermer kaplama eğrisel ve düz çıkıntıları olan plaklardır. Minber yan korkulukları üst kat parmaklıkları titiz bir taş işçiliğinin örnekleridir. Minber korkuluklarında geometrik üst kat korkuluklarında ise bitkisel motifler kullanılmıştır. Minber yan kısmında ve hünkâr mahfili korkuluklarında yer alan alçak kabartma tekniğinde işlenmiş bezeme desen ve işçiliğiyle çağın en başarılı uygulamaları sayılabilirler.

SEDEF İŞLERİ

Bilindiği gibi külliyenin mimarı Sedefkâr Mehmet ağa sedefkârlıktan yetişmiş ve bu konuda çok başarılı kişiydi. Caminin kapı pencere kürsü rahle gibi çeşitli elemanlarının işlenmesinde onun doğrudan katkısı olup olmadığı kesinlikle bilinmemektedir. Bu güne sağlam olarak ulaşan parçalarda genel olarak geometrik desenler görülmektedir.

TAŞ OYMACILIK

Bu sanatın en güzel parçaları Sultanahmet Caminde bulunur. Cami dış avlusunu duvarlarının bir kurdela gibi süsleyen narin kabartma tezyinattan başlarsak gaye erişmek pek zorlaşır. Hünkâr mahfilindeki mihrap cidden nefisdir. Mihrabın tacı tam bir sadelik ve ince bir zevkle işlenmiştir. Etraf süveleri siyah sarı ve kırmızı damarlı sekiz köşe nadir taşlarla mozaik işlenmiş ve bunların arasında yıldızlar meydana gelmiştir. Mihrabın iki köşesindeki koyu yeşil fon üzerine altın yaldız kabartma çiçekleri nefasetini istalaktitin altına yerleştirilen yeşim tezyinat son hadde erişmektedir.

YAZILAR

Caminin yazılarını devrinin hat üstadlarından Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gübari yazmıştır. Bir pirinç tanesi üzerine mikroskobik yazı ile ihlâs-ı şerif yazma başarısından dolayı 'GÜBARİ' lakab-ı verilmişti. Bu pirinç tanesi bugün Topkapı müzesi'nde muhafaza edilmektedir.

MİNARE

Altı minaresi olan yegâne camidir. Minarelerin dördü üçer ikiside ikişer şerefelidir. Bu caminin inşaasından evvel altı minareli camii yalnız Mekke Camii olduğu için şerefini muhafaza etmek üzere Mekke camine yedinci olarak bir minare ilave edilmiştir. Minarelerin 16 şerefeli olması muhtemelen I.Ahmet'in kaçıncı padişah olduğunu gösterir.*** Ahmet I 14'üncü padişah olduğu halde şerefelerin sayısı 16 ise de Yıldırım Beyazıd in oğulları Emir Süleyman ve Musa Çelebi de padişahlar arasına katılmıştır.*** Sultanahmet camii minarelerinde kürsüler gayet sadedir Sinan in son eserlerinde görülen bu temayül burada had şeklini almıştır. Yalnız iki şerefeli minarelerde tezyini köşe sütunları görülür. Diğer minarelerin kürsüleri hiç tezyinatsız olup dış avluya yan kapı revakları kürsülerden başlamaktadır. Bu minarelerde Sinan devrinin hususiyetleri görülmektedir. Gövdeler tabiatı ile Süleymaniyeye nazaran daha ince fakat dış satıhları amudi çubuklar ile süslüdür. Şerefeler klasik üslupla şebekeli korkuluklara sahiptir. 

MAHYA

Caminin minareleri ile ilgili bir rivayete göre Fatih Camii müezzinlerinden Kefe li hattat Hafız Ahmet Sultanahmet camiinin iki minaresi arasına asılmak üzere ortasında yazı olan tasviri bir çerçeveye çok güzel bir işçilikle işleyerek bunu padişah I.Ahmet e hediye etmiştir. Padişah bundan çok hoşlanmış dini hükümlere uygun olmak şartıyla Ramazan gecelerinde minareler arasına bu çevredeki gibi mahyalar kurulmasını istemiş, böylece bu yenilik ilk defa Sultanahmet Camiine tatbik edilmiştir.

IŞIKLANDIRMA

Bina, dışarıdaki gün ışığını, içerisine 260 pencereden aktarır. Pencereler, ilk yapılışta çiçek motifleri ile bezeli renkli vitraylarla örtülüydü. Yani düz pencere camı yoktu ve bu renkli cam işlemeciliği olabilecek en üst kalitede idi. Bu özelliği mabedi o tarihlerde gezmiş olan bütün yabancı gezginler fark etmişler ve pencerelerdeki bu renk oyunu buluşuna ve onun uygulama kusursuzluğuna hayran kalmışlardır. Bu güzellik 18 yy la kadar renkli vitrayların devam ettiğini ve 1700 lü yıllardan sonra bunların çoğunun kırılıp adi beyaz camla değiştirilmesini iç mimari açısından bir kayıp olduğu, çünkü vitrayların renklendirip halılar ve çiniler üzerine tül tül döküldüğü ışıkların içeride meydana getirdiği o büyülü ve esrarlı atmosferin düz camlarla kaybolduğu görülmektedir. Camii nakışları değiştirilmeden önceki gerileme ve yıkılma dönemlerinde yağmaya uğradığı açıkça anlaşılan bütün o ziynetlerini yani birbirinden değerli halılarını billur kandillerini, altın zincirlerini, mücevher topları ve askılarını bir bir yitirmeden önceki ikbal devirlerindeki hatta ilk açıldığı zaman ki görkemi ile düşünülünce bir imparatorluğun ne demek olduğu daha iyi anlaşılabilir. Bütün bu pahalı süslerini yitirdikten sonra da bu mekânda olanca haşmeti ile hala kalabilmiş olan bu aydınlık ferahlık ve sadelik içinde göz kamaştıran renk ve görünüm zenginliği var ya işte o asıl eserdir. Bir yandan Kur’anı iyi yorumlamış ve anlayabilmiş olan o yüzden altını ve gümüşü yığmaya değil kendini gece gündüz soylu ve yükselmiş duygulara kaptıran öbür yandan sapsarı arap çöllerinden yemyeşil Avusturya çimenliklerine ve ormanlıklarına kadar bütün Osmanlı diyarlarını adım-adım gezmiş ve gördüğü bütün çeşitli medeniyetler mimarlık eserlerini içine sindirmiş ve hazmetmiş olan dahi bir mimarın yaşadığı dönemdeki bütün becerileri seferber ederek işte ortaya koyduğu eseridir. Bu gün her ulustan insanın bu kubbe altında sükûtlara dalarak seyrettiği bu iç mekân.

SULTANAHMET  CAMİİ İLE SÜLEYMANİYE CAMİİ KARŞILAŞTIRILMASI

Her iki yapıda da ortak olan mimari bileşenlerin başında yan cephenin strüktürel kuruluşa bağlı düşey bölünüşünü belirleyen ve alt yapıdan kubbeye yükselen strüktürel kuruluşun görsel açıdan da süreklilik kazanmasını etkileyen payanda yapıları gelmektedir. Bilindiği gibi payanda yapılarının camii nin tüm kütlesel etkisi içinde belirgin plastik değerler değerlendirilmesi ilk kez Süleymaniye camisinde gerçekleşmiştir. Sultanahmet Camii uygulanmasında genel çizgileri ile Süleymaniye Camisi payanda düzenine bağlı kalınmış fakat kademelerin yükseklikleri köşe kulelerine oranları gibi ayrıntılarda farklı öğeler kullanılmıştır. Ayrıca Sultanahmet camisinde payandaların duvar üstündeki ilk kademelerinde yer alan kubbeli odalarla köşe kuleleri arasında sürekli iç merdivenler düzenlenerek payanda yapılarının iç bağlantıları geliştirilmiştir. Süleymaniye Camisinde payandaların alt yapıda köşe kulelerine kadar ulaşan öğeler olarak işlenişi yalnız yan cephelerde görülen bir özelliktir. Sultanahmet Camisinde farklı biçimlerde olmakla birlikte bu kademeleniş giriş ve kıble cephelerinde de uygulanmıştır. Süleymaniye Camiisi yan cephelerinde, payandalar arasında kalan alanlara yerleştirilen iki katlı dış sofa,orjınal ritm düzeni ile beliren önemli bir kütlesel bileşendir. Strüktürel kuruluşa bağlı olarak alt kat sofalarında 2.3.2 dizgisini veren revak düzeni, ikinci katta 1/2 değerli açıklıklara bölünerek değiştirilmiştir. Saçak üstünde yer alan strüktürel kemerlerde 2.3.2 dizgesi belirtilmiştir. Sultanahmet Camisinde de iki katlı olarak düzenlenen dış sofalarda 2.3.2 oranına dayanan bir kemer ritm düzeni kurulmuştur. Ancak burada iki kattada aynı ritm düzeni uygulanarak daha kararlı bir ifade elde edilmiştir. Ayrıca, Süleymaniyede ki gibi geniş bir saçak yapılması yerine, eğrisel örtüye yer verilmesi, iki katlı sofaların payanda arası bölgesine mal edilmesini sağlamıştır. Sofalar üzerinde yer alan kemerle, Süleymaniye deki dizilişi tekrarlamaktadır, ancak burada ortada yer alan kemer strüktürel değil dekoratiftir.  

Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
21-03-2012 17:18 - 62382 Okunma
Yazılar Videolar
  Camii Tanıtımı
  Vaazlar
  Hutbeler
  Ezanlar
  Röportajlar
  Kur'an Tilavetleri
  İbadet ve Dualardan Kesitler
  Namaz Sonrası Sohbetler
  S.Ahmet Camii Mihrabından Munebbihat
  S.Ahmet Camiinde Ramazan Ayı Sohbet-Kuran Ziyafeti
Küfre saplananlara gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.

Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.

İnsanlardan, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık" diyenler de vardır.

( BAKARA - 6)
1761. Ebû Mersed Kennâz İbni Husayn radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kabirlere doğru namaz kılmayınız ve kabirler üzerine oturmayınız."
Sultan Ahmet Cami ® 2012